16 Nisan 2018 Pazartesi

Cimri - Jean-Baptiste Poquelin (MOLIERE)

Ara sıra hem Türk hem de yabancı yazarların oyunlarını büyük bir keyifle okuyorum. Aslında keşke vakit ve nakit ayırarak tiyatroya gidebilsem, ancak bu her zaman mümkün olamıyor maalesef. Bu nedenle ara sıra ünlü oyunları okumakla yetiniyorum. Cimri, Moliere'in en tanınmış eserlerinden birisi ve konusu itibariyle de çok trajikomik. Moliere, 1668 yılında yazdığı ve özgün adı "L'Avare" olan eserinin konusunu Plautus'un "Altın Çömlek" (Aulularia) eserinden esinlenerek kurgulamış ve Türkçeye ilk çevirisi Vefik Paşa tarafından "Azarya" adıyla yapılmış. Moliere'in bu eserinin teması, adından da anlaşılacağı üzere "cimrilik"tir. Bir kız bir erkek olmak üzere iki yetişkin çocuk babası olan Harpagon paradan başka hiçbir şeye değer vermeyen, hayatındaki her şeyin değerini kendisine olan maddi getirisine göre belirleyen, erdem ve cömertlik gibi duygulardan çok uzak olan, yani kısaca "hasta ruhlu" bir adamdır. Bu nedenle çevresindeki herkesten şüphe etmekte ve sahip olduğu paralarını olur olmaz yerlerde saklamaktadır. Çocukları Cleante ve Elise'in mutluluklarını bile hiçe sayarak, onları zengin/yaşlı/dul kişilerle evlendirmek ve cebinden beş kuruş harcamaksızın görevlerini yerine getirmek peşindedir. Cimriliği ve tefecilik yapması nedeniyle yaşadığı yerde de kimse tarafından sevilmemektedir. Harpagon'un şahsi ihtirasları artık en yakınlarını da tehdit eder hale gelince oğlu Cleante bir şeyler yapması gerektiği sonucuna varır.


Moliere ile Shakespeare'in tarzının insan gerçekliğine en çok yaklaşan oyun yazarları olması bakımından benzediği söylenmektedir. Hatta Shakespeare'in "Venedik Taciri" oyunundaki tefeci tüccar tiplemesine Moliere'in cimri tiplemesinin esin kaynağı olduğu da iddia edilmektedir. Tiyatroyu salt "edebi eser" olmaktan çıkarıp halk şakalarını da eklemeleri ve aynı zamanda ciddi-güldürü çizgilerini bozmamaları nedeniyle hem Moliere'in hem de Shakespeare'in hem dönemlerin de hem de şu anda sevilerek izlendikleri de aynı bir gerçek olaral değerlendirilmektedir. Moliere'in Paris yeni zenginlerinin para tutkusunu eleştirdiği kara mizah türündeki bu eserini okumanızı ya da fırsat bulursanız bir tiyatroda izlemenizi tavsiye ederim.


"Madem istiyorsunuz söyleyeyim: Dört bir yanda düpedüz alay ediyorlar sizinle. Demedikleri  kalmıyor sizin için. Millet diline dolamış, tefe koymuş sizi; veryansın ediyorlar. Neler neler anlatmıyorlar cimriliğiniz üstüne. Kimi diyor ki, siz özel takvimler bastırıp perhiz, oruç günlerini iki misline çıkarıyormuşsunuz, evinizde az yemek yensin diye..."

7 Nisan 2018 Cumartesi

Yarın - Robert Havemann

Ütopya/distopya kitaplara zaten her zaman ilgim vardır, bir tavsiye üzerine de bu kitabı edindim ve okudum.
"...Kutsallıktan vazgeçin, sorumlulukları atın; halk aileye ve sevgiye geri dönecektir. Zenginlikten vazgeçin, atın kazancı; hırsızlar ve soyguncular kalmayacaktır... Bu bölümlerdeki güzel görüntü yeterli değildir. Öyleyse insanların tutunabilecekleri bir şeylerin olmasına çalışın! Sadelik gösterin, dürüstlüğe tutunun; bencillik böyle azalır, tamahkarlık böyle azalır."

30 Mart 2018 Cuma

Delifişek - Jose Mauro De Vasconcelos

Şeker Portakalı serisinin üçüncü ve son kitabı olan Delifişek'i de dün bir solukta bitirdim. Güneşi Uyandıralım kitabından sonra Delifişek hem çok kısa sürede bitti hem de Zeze'nin hayatının çok kısa bir dönemine değindi. Bu açıdan biraz üzüldüm çünkü Zeze'yi daha nice maceralar bekliyor gibiydi ve ben sonrasında neler yaşadığını gerçekten merak etmiştim. Serinin bu son kitabında Zeze artık yirmi yaşına gelmiş bir delikanlıdır ve hem okulu bitirememiş hem de ne iş yapacağına, hayatına nasıl yön vereceğine henüz karar verememiştir. Ayrıca eskisi gibi artık babasının kötü bir adam olduğunu da düşünmüyordur hatta babasını sevmeye bile başlamıştır. Fakat ergenliğinde yüreğinde taşıdığı sevgili kurbağası da yoktur ama Zeze'nin yalnızlığını paylaştığı, boş zamanlarında mutlulukla yanına koştuğu bir dostu vardır: deniz. Yüzmek Zeze için bir tutkudur, hatta yüzmeyi her şeyden vazgeçecek kadar çok sevmektedir. Tüm bu hengamenin içinde bir de aşık olduğu genç bir kadın vardır. Zeze'nin kendi halindeki dünyası zamanla içinden çıkılmaz bir hal alır, hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalan Zeze, artık kaçabileceği başka bir yer kalmadığında hayatta neyi istediğine karar verip harekete geçmesi gerektiğinin farkına varacaktır.
 
Son kitapta, hem hayatın zorluklarıyla yüzleştiği için hem de toplum baskısıyla biraz değiştiği için olsa gerek Zeze'de eski zengin hayal dünyasını ve samimi duygularını bulamadım. Aslında Zeze'yi tekrar okumak güzeldi ancak yaşadıkları artık o kadar gerçekçiydi ki okuyucu olarak ben de kendimle bir yüzleşme yaşadım diyebilirim. Kitabı en çok eleştireceğim nokta kısa sürmesiydi. Belirttiğim gibi, ben Zeze'nin hayatının Delifişek'ten sonrasını hala merak ediyorum, umuyorum ki Vasconcelos'un sandığından kitabın devamı yayınlanmamış olarak bulunur ve baskısı yapılır, başka ne diyebilirim ki :). İyi okumalar!
 
"Benim bir deli olmadığımı kim garanti edebilirdi! Derken içimi yine o sevinç kaplıyordu, o iyimserlik, o yaşama, sevme, yüzme isteği. Deniz. Güzelim deniz. Koskoca deniz. Hepsi benimdi. Ilık deniz, sabahları kumların üzerinde, suyun içinde. Öğle yemeğinde Carao'da. Potengi Irmağı, deniz yükselmiş, ırmak dolmuş, harika. Akşamın neredeyse yedisine kadar..."
 
Şeker Portakalı kitabı hakkında okumak için:

Güneşi Uyandılarım kitabı hakkında okumak için:

20 Mart 2018 Salı

Güneşi Uyandıralım - Jose Mauro de Vasconcelos

Birkaç yıl önce Zeze'nin ilk maceraları hakkında blogda bir yazı yayınlamış ve size bu yaramaz çocuğu tanıtmıştım (aşağıda link bulunuyor). İlk kitap olan Şeker Portakalı'nın devamı olan Güneşi Uyandıralım'da henüz beş yaşındayken tanıdığımız yaramaz Zeze'nin hayatının tamamen değiştiğini ve kendisinin yavaş yavaş büyümeye başladığını okuyoruz.  Ailesinin yanından alınarak on bir yaşındayken başka bir ailenin yanına okuması & yaşaması için evlatlık verilen Zeze yavaş yavaş büyüse de yaramazlığından pek bir şey kaybetmemiş gibidir. Beş yaşındayken kendisine Şeker Portakalı fidanını arkadaş edinen Zeze, evlatlık verildikten sonra yeni gittiği evde içindeki yalnızlık duygusunun da etkisiyle kendisine bir cururu kurbağasını arkadaş edinir. Yüreğinde yaşayan ve Adam adını verdiği kurbağası ile boş zamanlarında vakit geçiren Zeze'nin bir diğer dostu da arada bir kendisini ziyaret eden ve  babası yerine koyduğu hayali arkadaşı aktör Maurice Chevalier'dir. Yüreğinde yaşayan kurbağası ve zor zamanlarında dertleştiği hayali babasının yanı sıra Zeze'ye gerçek hayatta anlayış gösterenlerin sayısı oldukça azdır: Peder Fayolle ve evin aşçısı Dadada. İlk kitaptaki çocuk masumiyetini taşıyan Zeze bu kitapta da masumiyetinden herhangi bir şey kaybetmemiştir, yalnızca biraz daha büyümüş, biraz daha hayata dair bilgi edinmiş ve en önemlisi aşkı tanımıştır.

Zeze'nin içten ve masum hikayesini ilk okuduğum zaman çok dokunaklı bulmuştum fakat Güneşi Uyandıralım ilk kitaptan çok daha etkileyici geldi bana. Beş yaşındaki bir çocuğun masumiyeti yerini farkındalıkları daha yüksek, acıları ve yalnızlığı daha fazla ancak yine yüreği tertemiz saf bir ergen çocuğa bırakmış. Zeze'yi tekrar görmek bana kendimi iyi hissettirdi, bu nedenle serinin üçüncü kitabı olan Delifişek'i de en yakın zamanda okuyacağım. Herkese hayata bambaşka bir gözle bakan haylaz Zeze'nin hikayesini okumasını tavsiye ederim. İyi okumalar şimdiden.

"...Ama ben beni büyük sayan bir baba isterdim. Bana armağan verdiğinde, bunu hak etmediğimi söylemeyen biri. Bir Kızılderili kadının oğlu olduğumu unutan biri. Bir... Odama gelip bana iyi geceler dileyen bir babam olsun isterdim. Elini başına koyan bir baba. Odama giren, üstüm açılmışsa uyandırmamaya dikkat ederek üstümü örten. Bana iyi geceler dileyerek yanağımdan öpen."
 
Şeker Portakalı kitabı hakkında okumak için:

4 Mart 2018 Pazar

Vaiz / Teksas Yolları - Garth Ennis / Steve Dillon

Garth Ennis'in yazarlığını, Steve Dillon'un çizerliğini yaptığı bu yeni çizgi roman serisi yayınlandığı günden bu yana çok sevilmiş ve şu anda Türkçeye de çevrilmiş durumda. Aslında orijinal seri Amerika'da 1995-2000 yılları arasında 66'sı aylık nüsha olarak toplam 75 ayrı nüsha şeklinde yayınlanıp final yapmış. Sonradan aylık nüshalar 9 kitap altında toplanmış fakat Türkiye'ye Aralık ayında çevrilmiş. Aradan geçen zamana bakılırsa Türkçeye çok geç çevrildiğinden söz edebiliriz hatta henüz ikinci kitabın çevirisi bile bulunmuyor (merak edenler İngilizcesini temin edebilir). Çizgi roman okumayı çok sevdiğim için serinin ilk kitabını (Teksas Yolları) aldım ve bu hafta okudum. Aslına bakarsanız her ne kadar hikaye çok ilginç ve aksiyon dolu olsa da, Sandman serisinden sonra bende çıta biraz yukarıda olduğu için yalnızca "güzel" bulduğumu belirtmekle yetiniyorum. Hikayeden kısaca bahsetmek gerekirse; kitabın asıl karakteri olan "Vaiz" (Jesse Custer) küçük bir kasabada rahiplik yapmakta ancak son zamanlarda hayatındaki her şeyi ve inancını sorgulamaktadır. Bir gün ilahi bekçilerinin elinden kaçan yarı melek ve yarı şeytandan oluşan Yaratılış kendisiyle birleşince hayatı tamamen değişir. Bu sırada tesadüfen karşılaştığı eski sevgilisi Tulip ve onun vampir arkadaşı Cassidy ile birlikte Tanrı'yı bulmak için yollara düşerler. Teksas'ta başlayan yolculuk New York'un arka sokaklarına kadar uzanacaktır.

Kara mizah türünün sevilen örneklerinden sayılan Vaiz Serisi ilk yayınlandığından bu yana büyük ilgi görmüş ve ilgiyle takip edilmiş. İlk serideki hikayenin okuyucuyu merakta bırakacak şekilde sona ermesi ve hikayede bazı açık noktalar oluşturarak çözülmesi gereken olayları sonraya ertelemesi nedeniyle ben de devamı kitapları ilgiyle takip edeceğim. Hikayenin başlangıcı fena değil, yine de çizgi roman sevenlere öncelikle Sandman'i tavsiye ederim.

"Garth Ennis Vaiz'le birlikte Alan Moore, Neil Gaiman gibi efsanelerin arasına katılıyor. Steve Dillon'ın cizimleri de bu macerayı bir ust seviyeye tasıyor. Sinemaya gitmekten cok daha keyifli." (Kevin Smith)

25 Şubat 2018 Pazar

Bereket Tanrıçası Demeter - Robert Krugmann

Daha önce Yunan Mitolojisi ile ilgili herhangi bir ders almamıştım veya bu kitaba kadar doğrudan mitolojiyi konu alan bir kitap okumamıştım.  Yunan Mitolojisiyle ilgili olabilecek en son okuduğum kitap Neil Gaiman'ın "Sandman" serisiydi diyebilirim. Ancak mitoloji benim her zaman ilgili çeken bir husus olmuştur. Bu nedenle Yurt Yayınlarının (bu yayınevinden genelde tarih-mitoloji temalı okuma kitapları yayınlanmaktadır) "herkese tarih herkese mitoloji" kapsamında yayınladığı Olimpos Tanrıları serisinden Demeter ile Yunan Mitolojisine başlamayı uygun buldum. Demeter tarım ve bereket tanrıçasıdır ve hem mevsimlerin geçişinden hem de toprakta yetişen besinlerin bereketinden sorumludur. Bu nedenle her zaman bir tutam buğday başağı ya da meşale ile temsil edilmektedir. Demeter hem ilk tanrılar kuşağından olduğu için hem de verimlilik kaynağı olduğu için rahatlıkla en güçlü tanrılardan biri olarak gösterilebilir. Kaldı ki, zaman zaman tanrılar tanrısı Zeus bile kendisinden çekinmiştir zira dünyadaki bereketi sona erdirip canlı yaşamını sona erdirebilen Demeter bu vesile ile tanrıları bile yok edebilir. İnsanların inançlarından gelen bir güç olmadıkça hangi tanrının varlığından söz edilebilir ki? Bu kitapta da işte bu güçlü Tanrıça Demeter'in hayatından kısa kesitler sunulmaktadır. Tanrıçanın Olimpos Tanrıları Poseidon, Zeus ve Hades ile yaşadıkları, farklı zamanda doğurduğu çocukları ve en sevdiği kızı Kore (Persephone) ile yaşadıkları masalsı bir dille anlatılmaktadır.

Kitabın yazarı Robert Krugmann hakkında detaylı bilgiye sahip değilim, ancak gördüğüm kadarıyla Olimpos Tanrıları hakkında yayınlanmış pek çok kitabı bulunuyor. Bu nedenle Yunan Mitolojisi hakkında detaylı bir bilgiye hakim olduğunu varsayıyorum. Yazar bu kitabında yazdığı hikayeler için herhangi bir kaynak atfında bulunmamış ancak kendisinin İlyada ve Odysseia hayranı olmasından yola çıkarak Homeros'un ölümsüz eserlerinden faydalanarak bu kitapları yazdığını tahmin ediyorum. Son zamanlarda Odysseia karşıma çok çıkıyor, ben de artık zaman ayırıp mutlaka bu kitabı okumalıyım diyorum :). Mitoloji seviyorsanız bu kitabı tavsiye ederim, iyi okumalar!

"'Buraya bir han yapacağım demiştin, değil mi?' 'Evet, daha kaç kere söyleyeceğim! Buraya bir yığın yorgun ve aç insan gelecek; ben de onlara yatacak yer ve yemek vereceğim.' 'Demek açların karnını doyuracaksın! Peki senin karnını kim doyuracak?' Yaşlı kadın arkasını dönüp topallaya topallaya oradan uzaklaşırken, Erysichton şaşkınlıkla onun arkasından bakakaldı. 'Benim karnımı kim mi doyuracak? Bu da ne demek oluyor! Neyse, daha fazla vakit kaybetmeden işe başlayalım... Kesin şu ağaçları!' Adamlar baltalarıyla ağaçları teker teker devirirken, Erysichton memnuniyetle ellerini ovuşturuyordu. O yaşlı kadının tanrıça Demeter olduğunu nereden bilebilirdi ki?"

20 Şubat 2018 Salı

Benim Küçük Prensesim - Nilüfer Sultan

Hareketli Kitap raflarından aldığım bu kitap uzun süredir benimleydi, bu hafta okumaya fırsat bulabildim. Aslında şimdiye kadar Osmanlı Hanedanından gelen kişilerin neler yaşadıklarını ya da anılarını hiç merak etmmeiştim Nilüfer Sultan'ın bu kitabını okuduktan sonra hanedan üyelerinin sürgünden sonra yaşadıklarına daha ilgi duyduğumu itiraf etmek isterim. Kitabın özgün adı "Pour L'amour de Tatiana"; adından da anlaşıldığı gibi, kitap Fransızca yazılmış. Zaten hikayeyi okurken de birkaç yerde Nilüfer Sultan Türkçesinin çok yetersiz olduğuna değiniyor. Nilüfer Sultan bu kitabı doğuştan genetik bir rahatsızlığı olan (kistik fibroz) kızının ölümünden sonra yazmaya karar vermiş ve böylece hem yaşadığı acıyı azaltmayı hem de çevresine faydalı olmayı hedeflemiştir. Türkiye'den sürgün edildikten sonra dünyanın dört bir tarafına giden Osmanlı Hanedanı üyelerinden Fransa'ya giden Şehzade Burhaneddin Cem'in kızı olan Nilüfer Sultan aynı zamanda Gürcü kraliyet ailesi ile bağlantısı olan Prenses Irina'nın kızıdır. Bu nedenle iyi bir eğitim almış ve geniş bir çevreye sahip olabilmiştir. Bu imkanlarını da kullanarak, kızı Tatiana'nın ölümünden sonra bir yardım derneği kurarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmış topraklarında yaşayan insanlara -özellikle çocuklara- yardım edebilmek için çeşitli organizasyonlar yapmıştır. Bu yardımlarından dolayı Roma'da International Life Award ödülünü de almıştır.

Nilüfer Sultan Osmanlı Hanedan üyelerinin sürgün edildiği dönemleri yaşamış birisi değil ancak en azından aile büyüklerinin anılarından aklına kalanlardan bu kitabında bahsediyor. Dünyada hala geçerliliğini sürdüren hanedan üyeleri ile olan yakın ilişkilerini de anlatan Nilüfer Sultan, kitabın büyük bir bölümünü kızına ve yardım derneği ile beraber yaptığı yardımlara ayırmış. Bu nedenle eğer daha tarihten esintiler bulunduran bir anı kitabı tahayyül ediyorsanız, bu kitap tam anlamıyla beklentilerinizi karşılamayabilir. Yine de hanedan ailesinin yaşamlarına dair bilmediğim pek çok şeyi öğrendim diyebilirim. Okumak isteyenlere iyi okumalar!

"Unvanların inceliklerini anlamak için, sadece şehzadelerin, unvanlarını çocuklarına bırakabildiğini bilmek gerekir. Çocuk erkekse, hem o hem soyundan gelenler şehzade olur. Osmanlı şehzadelerinin kızlarına 'sultan' denir, benim durumumda olduğu gibi. Evlendiklerinde kocaları 'damat' sıfatını bir unvan olarak taşırlardı. ... Sultanlaın kızlarına protokolde 'hanım sultan' diye hitap edilir, fakat kocaları da çocukları da herhangi bir unvana sahip olamazdı, kızım Tatiana bu durumda olacaktı, tabii unvan sahibi biriyle evlenmezse. Sultanların oğullarına protokolde 'beyzade' diye hitap edilir, ama karıları ve çocukları asil biriyle evlenmedikleri sürece hiçbir paye taşıyamazdı."

10 Şubat 2018 Cumartesi

Toprak Ana - Cengiz Aytmatov

Aytmatov'un bu kitabı hakkında ne söylesek az! Aytmatov'un şanının doğduğu Kırgızistan topraklarından aşıp tüm dünyaya yayılmasının elbette ki bir nedeni var. Hayatımda bir annenin, bir sevgilinin bir köylünün acılarını ve umutlarını yazıya bu kadar iyi aktarabilen bir yazara rastlamadım dersem abartmış olmam (ki biliyorsunuz ne kadar çok kitap okuduğumu). Romanın hikayesi toprağını can arkadaşı gibi seven Tolganay ananın, onunla kendi geçmişinin sırları hakkında gizli gizli dertleşmesiyle başlar. Tolganay ananın anlattığı hikaye, önce kendisinin toprakla ilk tanıştığı günlere, genç kızlığına gider, sonra evlendiği Suvankul ile kurdukları yuva ile devam eder. Toprak işçisi Tolganay ve Suvankul teri ile ıslattıkları topraktan kazandıkları ekmeğin değerini bilen insanlardır. Kendi hallerinde yaşamları üç erkek çocuğu ile şenlenir, çocukları da büyür ve en büyük oğlu evlenir. Yaşadıkları köyde herkes çalışkan, yardımsever ve mutludur. Küçük ve mutlu dünyaları bir gün bir Rus askerinin asker çağrısıyla son bulur. Nerede savaşacaklarını bile bilmeden -uzaklardaki cephelere- savaşmaya giden erkeklerin pek çoğu veda ettikleri topraklara bir daha dönemeyeceklerdir. Geri kalanlar tüm zorluklara rağmen toprağı sürüp, günlük hayatlarını devam ettirmeye çalışırlar. Dul kalan kadınlar sevgililerinin acısıyla başa çıkmaya çalışırken, çocuklarından/sevgililerinden henüz haber alamayan diğer kadınlar da gidenlerin bir gün döneceği umudunu içlerinden atmadan yıllar süren bir bekleyişe girerler.

Bu kitabı şu anda binlerce basılmasını sağlayıp, herkese dağıtmak ve zorla okutmak istiyorum. Belki de bu sayede gerçek savaşın ne olduğunu anlayabilir, ateşin düştüğü yeri nasıl yaktığı hakkında biraz empati yapabilirler. Kırgız bozkırlarında kendi halinde yaşayıp çiftçilik yapan bir grup insanın ne işi var soğuk Avrupa topraklarında savaşta? Bu nasıl abes bir durum ise, içinde bulunduğumuz, yaşadığımız durum da en az bu kadar abes. Kısa ve çarpıcı bir romanda akıcı ve anlaşılır şekilde savaşın geride kalanlara yaşattığı trajediyi, perişan ettiği insanları Aytmatov'un güçlü kaleminden okumak isteyenlere, şimdiden iyi okumalar!

"İnsanlar ne zaman bir savaş başlatacak olsa, onlara şöyle diyorum: Durun! Kan dökmeyin. Şimdi de tekrar ediyorum: Ey dağların, denizlerin öbür tarafındaki insanlar, siz ki mavi göğün altında yaşıyorsunuz, savaş neyinize gerek? Ben toprağım, bana bakın! Ben her biriniz için aynıyım ve siz de benim gözümde eşitsiniz. ... Sen de bana insanlar savaşmadan yaşayamaz mı diyorsun Tolgonay. Bu bana bağlı değil ki. Siz insanlara, niyetinize, irade ve bilgeliğinize bağlı."

4 Şubat 2018 Pazar

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf

Virginia Woolf'un bu yüz otuz sayfadan ibaret manifestosu bazı gerçekleri -özellikle kadınsanız- bir tokat gibi yüzünüze çarpıyor. Yazarın kendi kişisel sorgu ajandasını denemeler şeklinde bize sunan eserdeki her bir satır, 1928 yılında Virginia Woolf'un bir üniversitede verdiği "Kadın ve Kurmaca" (Women and Fiction) konulu edebiyat dersi notlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. 1929 yılında yazıya geçirilmiş ve üzerinden neredeyse yüz yıl geçmiş olsa da, belki İngiltere'de değilse de en azından bizim ülkemizde hala geçerli sorunlara yazarın alaylı diliyle bir eleştiri getiriliyor: Neden kadınlar erkekler kadar başarılı değildir? Ya da neden kadınlar Shakespeare gibi bir eser yazamazlar? Virginia Woolf bu soruları edebiyat tarihinden de önemli örnekler vererek kısa ve öz açıklar: Kadınların hayatta başarılı olmalarının temel alt yapısı ekonomik özgürlük ve "kendine ait bir oda"dan geçmektedir (bir de asla erkekler ne der diye düşünmemelerinden). Yazar bu çıkarımlarını öngörülerle ya da tahminlerle yapmaz, bizzat yaşadığı sorunları derleyerek, ders verdiği üniversitenin kütüphanesindeki kitapları gözden geçirerek ve esaslı bir edebiyat tarihçesi ortaya çıkararak yapar. "Gurur ve Önyargı" kitabını mutfakta yazmak zorunda kalan Jane Austin'den, kitaplarının üstünde yazan adları erkek isimlerinin arkasına saklayan Emily Bronte'ye, Marian Evans'a, Aurore Dupin'e kadar pek çok kadın edebiyatçıya selam göndererek, dışarıdan çok basitmiş gibi görünen engelleri açığa çıkarır. Özellikle Shakespeare'in kız kardeşi bölümündeki anlatılarının düşünmeyi bilen bir akıldan çıkmasının zor olduğu aşikardır.

Daha önce Virginia Woolf'un "Deniz Feneri" kitabını okumuştum, burada da kitaptan bahsederek yazarın bilinç akışı tekniğini nasıl kullandığını yazmıştım. Bu kitabı ise diğerinden oldukça farklı, denemeler ve sorgulamalar şeklinde yazılmış. O kadar yoğun bir kitap ki, her bir paragrafına veya her bir argümanına sayfalarca tez yazılabilir. Yazar o kadar çok kadın yazardan/şairden örnekler vermiş ki, kitabın içi tam bir hazine sandığı. Yazarın değindiği konular ve eleştiriler nedeniyle kitabını çok sevdim, bir kadının baş ucu kitabı olması gerektiğini dahi iddia edebilirim. Feminist düşüncenin en önemli argümanlarını sunan bu hisli kadına mutlaka bir şans verin, bu kadarını hak ediyor. Burada iyi okumalar diyeyim, zira kendimi tutmazsam sayfalarca yazabilirim!

Not: Üniversite öğrencisiyken genç bir kadın akademisyenimiz kadınlar için akademide "cam tavan" olduğundan bahsetmişti, yani "görünmeyen engeller". Şimdi çalışan bir kadın olarak ben bu durumu biraz daha genelleyebilirim, sadece akademide değil, hayatın her alanında geçerli bu engeller. Dolayısıyla bir konuda Virginia Woolf ile aynı fikirdeyim; kadınlar o kadar güçlüdür ki, toplumda hak ettikleri yeri kazanmaları için kendilerine ait bir oda bile yeterlidir!
 
"Medeni toplumlarda ne amaçla kullanılırsa kullanılsınlar, aynalar tüm şiddet ve kahramanlık eylemleri için elzemdir. Napolyon ve Mussolini'nin kadınların aşağı olduğu fikrinde bu kadar ısrarcı olmalarının nedeni de işte budur; çünkü eğer kadınlar aşağıda değilse onlar da yücelemez. Bu da erkeklerin kadınlara ihtiyacını bir nebze açıklamaya yarıyor. ... Çünkü kadın doğruyu söylemeye başlarsa aynadaki görüntü küçülecek, erkeğin kapasitesi azalacaktır."

Denir Feneri kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/03/deniz-feneri-virginia-woolf.html

25 Ocak 2018 Perşembe

İyi Hissetmek / Yeni Duygudurum Tedavisi - Dr. David Burns

Daha önce bahsetmiş olabilirim ya da siz de fark etmişsinizdir, ben "kişisel gelişim" kitapları okumaktan pek hoşlanmıyorum. Adı üstünde "kişisel" yani her kişi için farklı olması gerekir, dünya üzerinden ne kadar kişi varsa, hepsi için ayrı bir yöntem sunamayacağına göre, bu kitapları okumaya çalışmak bana beyhude gelir. İşin fizyolojik & psikolojik yönünü ayrı tutmak istiyorum tabi ama bilim ilerledikçe genel geçer klinik yöntemler bile değişiyor neticede. Bu kitabı okumamın nedeni, geçtiğimiz doğum günümde üniversiteden bir arkadaşımın hediyesi olmasıydı. Sevdiğim birisi olduğu için kendimi okumaya zorladım :). Kitap toplamda altı bölümden oluşuyor ve her bölümde iyi hissetmek adına teoriyle başlayan ve pratik uygulamalarla devam eden bilgiler yer alıyor. Peki bir insan neden iyi hissetmeye ihtiyaç duyar? Kitap bu konuya tamamen "depresyon" açısından bakmış ve kitabın büyük bir bölümünü duygudurum tedavisine ayırmış. Dolayısıyla teori ve pratik uygulamalar bölümünden sonra kitapta "gerçekçi depresyonlar", "önleme ve kişisel gelişim", "umutsuzluk ve intiharı yenmek" ve "günlük hayatın stres ve gerilimiyle başa çıkmak" bölümleri yer alıyor. Okuduklarım arasında bana en nafile gelen intiharı yenmek oldu. Hiç kimsenin intiharı kitap ile yenebileceğini düşünmüyorum kendi adıma. En sevdiğim bölüm ise stres ve gerilimle başa çıkma bölümüydü, zira doktor burada en çok kendisinden bahsetmiş: Doktor, kendini tedavi et.

Bu arada kanaatimce beni her ne kadar içine almasa da "İyi Hissetmek - Yeni Duygudurum Tedavisi" kendi alanında önemli bir çalışmanın ürünü olan başarılı bir kitap. Yazarı olan Dr. David Burns'un uzun yıllara yayılan tecrübe gözlemleri ile birlikte psikoloji ile profesyonel olarak ilgilenenlerin hoşuna gidecek teorik bilgiler yer alıyor. Bu tür konulara ilgi duyanlar olabileceğini de düşünerek doktorun tavsiyelerini çok kısa özetlemek istiyorum: duygularınızdaki dalgalanmaların nedenini anlayın / olumsuz olanları kafanızdan silin / suçluluk duygusuyla başa çıkmayı öğrenin / özgüveninizi arttırın / hiçbir şey yapmamak ile baş edin ve depresyon girdabından kurtulun.

"Depresyon, dünyadaki bir numaralı sağlık problemi olarak bilinir. Hatta, o kadar yaygındır ki psikiyatrik rahatsızlıkların  nezlesi de denir. Gerçekte ise depresyon ile nezle arasında dağlar kadar fark vardır. Depresyon sizi öldürebilir. Yapılan çalışmalar son yıllarda ergenlerde ve çocuklarda bile intihar oranının yükseldiğini göstermektedir."

21 Ocak 2018 Pazar

Romantika - Turgut Özakman

Turgut Özakman'ı (1930-2013) pek çoğumuz "Şu Çılgın Türkler" ya da "Türkiye Üçlemesi" kitaplarıyla tanıyoruz. Açıkçası benim için de öyleydi. Hatta bu kitabını raflarda görünce vefatından önce yazdığı son kitabının bu olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Oysaki Romantika yazarın diğer kitaplarından da önce, ilk olarak 2000 yılında basılmış. Kitabın hikayesi o kadar naif ve içten ki sanki yazar bu hikayesi otuz yıl boyunca içinde sakladıktan sonra yazmış gibi. Hikayenin anlatıcısı olan Şirin, rafine zevklere sahip olmayı her şeyden üstün sayan bir annenin ve üniversiteden istifa edip bir yayınevi sahibi olan eski bir sanat tarihçisi babanın asi ve ikinci kızlarıdır. Babasının kendisine parça parça anlattığı eski bir hikayeyi merak edip peşine düşen Şirin, babasının hastaneye yatırılmasının ardından eski anı defterinin bir kopyasını alır. Şifreyle yazılmış günlüğü çözdüğünde çarpıcı bir aşk hikayesiyle karşı karşıya kalır. 1960'ların başında başlayıp 1987 yılına kadar gelen günlüğün kendi hayatını da bu kadar değiştireceğinin henüz farkında değildir. Okudukça içinde yaşamaya başladığı yasak aşk hikayesi, yaşadığı şehir olan Ankara'ya olan bakışını bile değiştirecektir. Arka fona Ankara'nın eski ve güzel mekanlarını alan bu aşk hikayesini okurken bir yerden sonra kulaklarınızda Dario Moreno, Tanju Okan ya da Elvis Presley'in sevilen şarkıları çalmaya başlayacak: “Bin yıllık özlemle sarılmak istiyorum / rüyalarını bile kucaklamak için”

Kitabın romantik kahramanı Doğan Hoca'nın otuz yıla yakın süren aşkını bir sonraki jenerasyonun üyeleri olan kızları ve arkadaşları nasıl anlamakta zorlandı ise, ben de aynı şekilde zorlandım. Belki de kuşaklara ilişkin ortaya atılan teoriler gerçektir, her bir jenerasyon gerçekten kendi temel özellikleri içinde şekilleniyordur. Zira tüketmeyi değil de elindekinin değerini bilmeyi, bozulan her şeyi tamir etmeyi ve sahip olduklarına kişisel anlamlar yüklemeyi seven bir neslin aşkını bizim anlamamız belki de mümkün değil. Yine de aşk hikayesi o kadar içten aktarılmıştı ki, acaba bu hikaye yazarın kendisinin ya da çok yakın bir arkadaşının gerçekten başından geçen bir hikaye mi diye düşünmeden de edemedim. Bir sanatçının bakışından uzun soluklu bir aşk hikayesi okumak isteyenlere şimdiden iyi okumalar!

"Dünyanın başını döndüren değişim rüzgarı, Türkiye'de de esmeye başlamıştı. Birbirimize imrenerek, cesaret vererek yola koyulduk. ...Birden öncekilerin hayal bile etmekten  korktukları her şeyi yapıyor, toplumu sarsıyor, silkeliyor, öncü ve aykırı olmanın tadını çıkarıyorduk. Aşkı çöplüğe atmıştık. Aşk keyifli bir işemedir! Metabolizma hastalığıdır! Afyondur! Köleliktir! Yanılsamadır! Doğanın aldatmacasıdır!"

Not: Doğan Hocanın bir yerde "Beyaz Zambaklar Ülkesinde"den başka kitap okumayan subaylardan bilimi anlamalarını beklemediğini belirten bir söz söylemişti. Acaba yaşasaydı şimdi ne derdi diye düşünmeden de edemedim.

15 Ocak 2018 Pazartesi

Dut Ağacı - Banu Özkan Tozluyurt

Daha önce Beyoğlu'nda bir arkadaşımla şiir dinletisine gitmiştik, orada bize birkaç dergi ve bu kitabı armağan ettiler. Sırada okunacak kitaplar olduğu için bu kitaba sıra gelmemişti, fırsat bulunca yeni yılın ilk kitabı olarak okudum. Açıkçası yazarı hiç tanımıyordum ancak okurken biraz araştırma yaptım. Kadın hakları konusunda önemli projelerde bulunmuş ve "İmza Kızın", "İmza Karın" ve "İmza Ben" üçlemesinin de derleyicilerindenmiş. Bunları öğrendikten sonra yazara daha da sempati duydum. Belki de bu yüzden Dut Ağacı'nın asıl kahramanları "kadınlar"dı.  Kitabı okurken sonlarına doğru biraz sıkılsam da yazarın hikayeye ilk başlarken yaptığı karakter tanıtımlarını beğendim. Kendi halinde bir adam olan aile babası Sami Bey, kendisinin görücü usulü evlendiği muhafazakar ev hanımı Cemile Hanım, bu ikilinin evliliklerinden doğan sessiz, içine kapanık abi Kamer, hassas kızları Seval ve uçarı, dik başlı küçük kardeş Nihan, Nihan'ın üniversiteden sonra evlendiği adam Cengiz; hepsi kitabı oluşturan hikaye bütününün önemli parçaları. Dışarıdan çok sıradan görünen ancak her birisi ayrı inceleme konusu olacak bir ailenin fertleri. Türkiye'nin 80'li yıllarında çocuk olan Nihan'ın otuz yıllık zaman dilimini kapsayan "tanıdık" hikayesi, okuyucuya insanın sosyal ve aile ilişkilerinde belki de ben hatalı davranıyorum özeleştirisini de yaptırıyor.
 
Yine de kitap okumayı seven birisi olarak söyleyebilirim ki, yazarın acemiliği ilk bakışta belli oluyor. Ancak Türkiye'nin ilk blog yazarlarından birisi olan Banu Özkan'ın hırsı ve azmi var oldukça ileride daha iyi işlere de imza atabileceğini düşünüyorum. Kendisinin kişisel bloğunu incelemek isterseniz: http://banunundunyasi.com/ linkinden ulaşabilirsiniz. Kitabı okumak isteyenler için iyi okumalar!
 
"Böylesi kadınlar grubunun içinde büyüyüp yaşamak mıydı onu bugün başına buyruk, cesur ama fütursuz yapan? Burnu düşse eğilip almamak marifet miydi? Çok istediği kariyer denek o koltukta ne zaman kadar oturacaktı? Etrafındaki tüm kadınların mutsuz olduğunu düşünürken şu anda tek başına olan kimdi? ... Kimdi mutsuz olan, kimdi yalnız olan?"

31 Aralık 2017 Pazar

Bilmemek - Milan Kundera

Daha önce Milan Kundera'dan Yaşam Başka Yerde kitabını okumuştum, burada da bahsetmiştim. Bu kez Beyoğlu Sokak Festivali'nden almış olduğum Bilmemek düştü kısmetime. Milan Kundera'yı bilen bilir, seven de çok sever ancak ben ilk kitabına yeterince ısınmamış biri olmama rağmen bu kitabı inanılmaz beğendim. Avrupa tarihi ya da Çek Cumhuriyeti'nin yakın tarihi hakkında çok bilgim olduğu söylenemez ancak içinde bulunduğumuz dönem itibariyle "göçmenlik" ya da "yurtsuzluk" hakkında empati yapabilecek durumdayız biz de. Bu yüzden olsa gerek, hikayenin göçmen psikolojisine gidenler ve kalanlar açısından bakışını ve duygu aktarımını etkileyici buldum. Kitabın hikayesi de 1968'de Prag'dan Avrupa'nın çeşitli ülkelerine iltica eden kişilerin hayatlarını konu alıyor. Bu insanlardan birisi olan Irena eşiyle birlikte Paris'e gidip tüm hayatını kendisini zerre anlamayan insanlar arasında geçirenlerden. Yıllar sonra  soğuk savaş sona erip Avrupa'da artık eski rüzgarlar esmediğinde eski vatanını ziyaret etmeye başlar. Eşi vefat ettiği ve çocukları da kendi hayatlarını kurduğu için kimseye karşı bir sorumluluk hissetmeyen Irena, bu yolculuklardan birinde geçmişinden hayal meyal anımsadığı Josef ile havaalanında karşılaşır. Havaalanı karşılaşmasından sonra Prag'da görüşmek için sözleşen Irena ve Josef' için bu olayla birlikte kendi geçmişleri ile hesaplaşmaları dönemi başlayacaktır. Herkesin kendi kültürüne yabancılaşmasının deneyimi birbirinden farklıdır, bu farklılığın nedeni belki de herkesin özleminin ve beklentilerinin farklı olmasıdır.

Milan Kundera kadın ve erkek doğasını çok iyi anlayan ve tüm netliğiyle bunu yazıya aktarabilen bir yazar. Yurtsuzluk/gurbet/unutma/unutulmaya dair her şeyi cinsiyetler üzerinden çok iyi anlatmış. Zaten kendine yabancılaşma konusunu vatanından sürgün edilen bir yazardan daha iyi kim anlatabilir ki? Bu arada, yakın zamanlarda okuduğum kitaplarda (Narkissos'un Düşüşü - Elia ile Yolculuk - Bilmemek) temel konu olarak "İthaka'ya Dönüş"ten bahsedilmesi özellikle dikkatimi çekti. Ya bu konu yazarların çok ilgisini çekiyor ya da gerçekten ilginç bir tesadüf yaşadım. Belki de Odysseus'u okumanın zamanı gelmiştir,  ya da hayatın en güzel tarafının yolculuğun kendisi olduğunu anlamak için benim de İthaka'ya yol alma vaktim gelmiştir. İyi okumalar!

"Ardımızda bıraktığımız zaman daha geniştir, bizi geri dönmeye çağıran ses daha karşı konulmazdır. Bu deyişte keskin gibi bir hava var, ama yanlış. İnsan yaşlanır, sonu yaklaşır, her an git gide kıymetlenir ve anılarla kaybedecek zaman yoktur. Nostaljinin matematik çelişkisini anlamak gerekir; ilk gençlikte, yaşanan hayatın hacmi tamamen anlamsızken nostalji en güçlü noktasındadır."

Narkissos'un Düşüşü kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

Elia ile Yolculuk kitabı hakkındaki yorumlarım için:
Tıklayınız

28 Aralık 2017 Perşembe

İnce Memed - Yaşar Kemal

Bu kitabı daha önce sosyal medya üzerinde yapılan bir çekilişe katılmam neticesinde başka bir arkadaşın hediyesi olarak elde ettim :). Daha önce de bahsetmiş olabilirim, Yaşar Kemal'i severim, lise yıllarımda da okul kütüphanesinden alıp bazı kitaplarını okumuştum ancak İnce Memed serisini okumaya hiç fırsatım olmamıştı. Bu kitap ile kıvılcımı başlattım, biraz zaman geçince serinin devam kitaplarını da okuyacağım. İlk kitapta, Cumhuriyetin ilk yıllarında, henüz devlet otoritesi tam anlamıyla kurulamamışken Çukurova'daki köylülerin ağalıkla ve haksızlıkla mücadelesi anlatılmaktadır. Çukurova'da çakırdikenleri ile çevrili Değirmenoluk Köyü'nde yaşayan İnce Memed'in kendi halindeki hikayesi, köyün ağası Abdi Ağa'nın sürekli kendisine ve annesine zulmetmesiyle bir efsanaeye dönüşür. Ekip biçtikleri toprakları bile olmayan köylülerin de harman ettiği tahıllar harman sonunda elinden alınarak kendilerine kışın yarı aç yarı tok kalacak kadar bir tahıl bırakılır. Ağa ile mücadele ederken gizlice gidip gördüğü kasaba halkının rahatını ve özgürlüğüne de hayran olan İnce Memed'in gözünde yavaş yavaş bir ışık parlamaya başlar. Ağalık düzeni ekmeğinden elini çekmeden bir de onuruna ve sevdasına el uzatmaya başlayınca İnce Memed geri dönemeyeceği kararlar almak zorunda kalır. Anadolu halkının geri kalmışlığına ve ağalık sistemine karşı yapılan isyanın hikayeyesi böylece başlar.

Türk Edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi eserleri arasında gösterilen İnce Memed, Yaşar Kemal'in ilk romanlarından birisi olmasına rağmen baş yapıtı olarak değerlendirilmiştir. Bulgarca ve Rusça ile başlayarak kırktan fazla dile çevrilen eser, 1984 yılında İngiliz yazar Peter Ustinov tarafından "Memed My Hawk" adıyla sinemaya da uyarlanmıştır. Yaşar Kemal'in bir röportajında bu kitabı ilk yazdığında kendisine yayın hakları için ödenen para ile içinde bulunduğu sefaletten kurtulduğunu belirttiğini okumuştum. Demek ki hem okuyucusunu hem de yazarını mutlu eden bir eser İnce Memed. Yazar kitabın devam kitaplarını yaklaşık kırk yılda bitirmiş, bu kadar emek harcanmış bir eseri okumalısınız d,ye düşünüyorum. Yaşar Kemal'in duru Türkçesi ve gerçekçi betimlemeleri ile gözünüzde canlanan hikayeyi okumayı çok seveceksiniz. İyi okumalar! 1955 yılında yayınlanan İnce Memed Yaşar Kemal'in ilk kitaplarından biridir, yayınlandıktan sonra 1956 Varlık Roman armağanını kazanan eser pek çok dile de tercüme edilmiştir.

"'Bana bak kardeş' dedi, 'insanların üstüne çok varmamalı. Öldürmeli, dövmeli ama üstlerine çok varmamalı. Donsuz, çırılçıplak, köyüne, evine girmesi bir adama ölümden zor gelir. İşte bunu yapmamalı. İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli. Ben Abdi Ağadan biliyorum. Yoksa... Korkmalı insanların bu tarafından. Aşağı görmemeli insanları..."

20 Aralık 2017 Çarşamba

Cemile - Cengiz Aytmatov

Ben bu kitabı üniversiteye ilk başladığım yıl almıştım, aslında Aytmatov'dan ilk aldığım ve okuduğum eser de bu. Evdeki kitapları kolilerken elime geçince kısa bir kitap olduğundan tekrar okudum. Cengiz Aytmatov'un ilk eserlerinden birisi olan Cemile, 1958 yılında yazılmış ve çok sevilerek birkaç yıl içinde farklı dillere çevrilmiş. Hatta Fransız şair Louis Aragon kitabın hikayesi hakkında "Dünyanın en güzel aşk hikayesi" şeklinde bir yazı bile kaleme almış. Aslında ben Aytmatov'un daha güzel kitaplarını okudum, hatta daha içten aşk hikayelerini de okudum. Bu nedenle Louis Aragon ile tam anlamıyla aynı fikirde olamasam da, kitabın saf bir aşk hikayesi barındırdığını da söylemek mümkün. Bu saflık Cemile'nin hikayesinin kocasının küçük kardeşi tarafından anlatılması ve Cemile'nin onun ilk aşkı olmasında yatmaktadır. Köyün varlıklı bir ailesinin gelini olan genç ve güzel Cemile, kocasının İkinci Dünya Savaşı için askere alınmasının ardından kayınvalidesi ve kocasının küçük kardeşi ile yaşamaya devam eder. Bir süre sonra köydeki erkeklerin savaşa gitmesi nedeniyle doğan ihtiyaç sonucu erzak taşıma işine de gidip gelmeye başlar. Savaştan yaralı olarak dönen bir bir bacağı sakat olan Daniyar da erzak taşıma işindedir. Cemile ile Daniyar bir süre sonra yakınlaşmaya başlar, kimsenin fark etmediği bu yakınlık yalnızca kocasının kardeşinin gözünden kaçmaz. Cemile'nin kocasının askerden dönüş günü yaklaştıkça, Cemile bir seçim yapması gerektiğinin farkına varır.

Aytmatov'un bu aşk hikayesi her ne kadar sıra dışı bir kurgu barındırmasa da, yazarın anlatış tarzı nedneiyle okuyucuda iz bırakıyor. Aytmatov'un kullandığı kelimeler ve hikaye anlatıcısının "ressam" sıfatını başarılı şekilde kullanması yaşananlara daha renkli ve canlı bir izlenim katıyor. Aytmatov okuyanlar bilirler, kendisi Kırgız kültürünü, kırsal kesimdeki insanın günlük hayatını, halk hikayelerini ve masallarını anlatmayı çok sever, bu eser de kırsaldaki halkın günlük hayatını iyi bir şekilde yansıtanlardan! İyi okumalar!

"... Belki siz de o memleketlere gittiniz. Cemilem, hiç arkana bakmadan bozkırda yürüdün gittin. Yoruldunsa, kendine olan inancını kaybettinse eğer, Daniyar'a dayan. O sana aşk, toprak, hayat üstüne düzülen türküsünü söylesin! Bozkır kımıldamaya, bütün renkleriyle oynamaya başlasın! O ağustos gecesini hatırla! Haydi Cemile, hiç pişman olma. Elde edilmesi zor olan mutluluğuna kavuştun!"