10 Kasım 2017 Cuma

Binbir Gece Masalları - Orta Doğu Halk Masalları

Okuma yazma öğrenmeye başladıktan sonra muhtemelen ilk okuduğumuz/duyduğumuz kitaplar arasındadır "Binbir Gece Masalları". Aslında özgün hali daha detaylı ve didaktik olsa da, sadeleştirilmiş haliyle çocuk kitabı olarak da basıldığı olmuştur. Her ne kadar bu masallar İngilizceye "Arabian Nights"adıyla tercüme edilmiş olsa da, Arap masalları adı kitap muhteviyatı için yetersiz kalmaktadır. Binbir Gece Masalları yüzlerce yıllık bir birikimle Çin'den Hindistan'a, İran'dan Arap topraklarına kadar pek çok kültür ve geleneği içinde barındırmaktadır. Bazı kaynaklara göre, ilk kez ortaya çıktığı yer İran topraklarıdır ki temel hikayenin kahramanlarının isimleri Farsça olduğundan doğru bir bilgi olduğunu tahmin etmekteyim. Bildiğiniz üzere, Binbir Gece Masallarının temeli, İran Şahı Şehriyar'ın karısının sadakatsizliğiyle başlamaktadır. Kadınlara ve aşka karşı inancı sarsılan Şehriyar, her gece başka bir genç kadınla evlenerek her sabah bu kadınları öldürmektedir. Ülkesindeki kadınları Şah'ın bu zulmünden kurtarmak isteyen vezirin kızı Şehrazat, Şah ile evlenerek, ilk geceden başlayıp her gece Şah'a farklı bir masal anlatmaya ve bu masalları en heyecanlı yerinde bırakmaya başlar. Her sabah, gece Şehrazat'ın yarım bıraktığı masalın sonunu merak eden Şehriyar karısını ertelemeyi bir gün daha erteler. Ve bu masallar bin bir gece boyunca devam eder. Neler yoktur ki bu masalların arasında? Alaaddin'in Sihirli Lambası, Balıkçı ile Cin, Sinbad, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Gül Gülüşlü Perizad...

Binbir Gece Masalları'nı hangi kaynaktan okuyacağınız konusunda herhangi bir tavsiyede bulunamıyorum zira pek çok yayınevinden sadeleşmiş halde veya özgün halinde yakın şekilde seçme masallar alınarak basılmış, rahatlıkla bulabileceğiniz pek çok kopya bulunuyor. Belki dikkatinzi çekmiştir, tüm masalların toplandığı kitap sayısı oldukça az, tahminimce ciltler dolusu olunca pek tercih edilmediği için basılmıyor (bir rivayete göre asıl eser otuz ciltten oluşuyor). Bunun nedeni, Doğu mitolojisine göre tüm masalları okuyan kişinin aklını kaybedeceği inancı da olabilir. Siz yine de bulabilirseniz okuyun hepsini :). Bilirsiniz Doğu halkı böyle mistik hikayeleri/ gizemli inançları çok severler. İyi okumalar!

"Ey bilge ve güzel Şehrazad! Bunca hikayeyle beni eğittin ve başkalarının başından geçen ibret dolu olayları sanki ben yeniden yaşadım. Evvelki şahların, sultanların ve bilge kişilerin söylediklerini naklederek ufkumu genişlettin. Bin bir gece boyunca, tatlı dilinden dökülenleri dinleyerek büyük değişimlere maruz kalan bedenim ve kişiliğim, artık bambaşka bir gözle hayata bakabilmeyi, senin sayende öğrenmiş bulunuyor. Ey bilge kadın, seni bunca bilgelik ve tatlı dille donatmış, güzelliğini verirken cömertliğini göstermiş olan yüce yaradana şükürler olsun!"

30 Ekim 2017 Pazartesi

Keşanlı Ali Destanı - Haldun Taner

Bu epik oyunun adını duymayan yoktur, hatta çoğunuz tiyatroda veya TV'de mutlaka izlemişsinizdir zira bu eserin filmi de dizisi de yapıldı. Ben daha önce tiyatrosuna hiç gidememiştim, filmini de izleme fırsatım olmadı, dolayısıyla hikayesini bilmediğim için kitabı zevkle okudum. Haldun Taner muhteşen bir oyun yazarı, hikayesi okuyucuyu hemen avucunun içine alan bir akıcılıkta ilerliyor, bu nedenle yayınlandığı günden bu yana çok sevildiğini düşünüyorum. İlk olarak 1964 yılında Muammer Karaca Tiyatrosu'nda seyirci önüne çıkan eser, büyük beğeni toplamış hatta farklı dillere tercüme edilerek dünyanın pek çok ülkesinde de sergilenmiştir. İzleyenlerin bildiği üzere, hikayenin kahramanları cinayetten dokuz yıl hüküm giymiş ve dört yıl sonra afla çıkmış olan Keşanlı Ali, sevdalısı Zilha ve gecekondu mahallesinde (Sineklidağ) yaşayan diğer kondululardır. Sineklidağ büyük bir şehrin dışına yerleşmiş gecekondulardan oluşan, kendi kuralını kendi koymuş ve siyasetçilerin seçimden seçime oy almak için uğradıkları varoş bir semttir. Bu nedenle olayı da eksik olmaz kabadayısı da. Keşanlı Ali de gecekondululara haraç kesen son kabadayıyı öldürmekten yargılandığı için kondulular gözünde bir kahramandır. Sineklidağ halkının Keşanlı Ali'yi muhtar seçerek tüm sorunlarından kurtulabileceklerine dair umutları vardır. Ancak öngöremedikleri konu Keşanlı Ali'nin umutsuz sevdası için her şeyi yapabilecek olduğudur.

Eğer kitabı okumak isterseniz size tavsiyem YKY'nin son baskısını almanızdır. Bu eser yalnızca oyundan ibaret olmayıp, Türk ve yabancı basında oyun hakkında yazılan yazılar, 1964 yılında yapılan ilk galasından fotoğraflar, oyuncuların Haldun Taner ile olan anıları, Amerika'da yazılan ve Haldun taner ile efsanevi epik tiyatro yazarı Bertolt Brecht'i karşılaştıran bir doktora tezinden alıntı ve tiyatro afişlerinin koleksiyonundan oluşuyor. Bu arada, ilk sahnelenen oyun Genco Erkal desteği ile Gülriz Sururi ve Engin Cezzar tarafından canlandırılmıştır, muhtemelen bu kadar başarılı oyuncular tarafından sahnelenmesi oyunun şanını arttırarak uzun yıllar gündemde kalmasını sağlayan bir etkendir. Günümüzde Avrupa tiyatrolarında yıllarca sahnelenen ve bu kadar övülen bir Türk eseri var mı gerçekten merak etmekteyim.

Hoş dostum diye başlayım söze/Hoş olsun beyler kıssamız hisse
Şu suret Keşanlı Ali'yi gösterir/Destanı var işte her yerde söylenir
Gel gör bakalım neymiş bu destan/On beş fasılda edelim beyan

23 Ekim 2017 Pazartesi

Kocan Kadar Konuş - Şebnem Burcuoğlu

Kitabı uzun süredir iş yerinde stantta satılacaklar arasında gördüm, ben de son okuduğum kitaptan sonra hem eğlenceli olur hem de kafa dağıtır düşüncesiyle geri yerine koymak maksadıyla alıp okudum. Kitabı okurken artık bu tür konulardan çok sıkıldığımı fark ettim. Türk kadını veya onun "evlenme" mevzuunda haddindan fazla espri yapıldı ve artık ne yazık ki kabak tadı vermeye başladı benim için. Aslında bu kitabı okurken bazen eğlendim, bazı esprileri beğendim ancak yazarın tüm kitapta baş karakterin iç sesi ile hep aynı konularda espri yapması artık bir noktada bir an önce kitabı bitirme isteği uyandırdı. Belki filmini izlemişsinizdir ya da bir şekilde kitabın konusu hakkında bilginiz olmuştur. Kitabın ana karakteri otuz yaşına gelmiş, tüm arkadaşları evlenen ancak kendisinin henüz düzenli bir ilişkisi dolayısıyla evlenme ümidi olmayan  Efsun. Ailesinin, kız kardeşlerinin ve kuzenlerinin baskısı ile kendi hayatına/ilişkilerine dair davranışlarını gözden geçiren Efsun, yeni ilişkisinde "kendisi gibi" davranmamaya karar verir. Yıllar sonra lise aşkı Sinan ile karşılaşınca anne, anne anne ve kız kardeşlerinin tavsiyelerini uygulamaya koyan Efsun henüz neyi doğru yapıp neyi hata yaptığına karar veremeden bir şeylerin ters gittiğini fark eder. Belki de daha önce yaptığı gibi kendisi gibi davransa daha iyi olacaktır kim bilir.

Kimden esinlenildi bilmiyorum ama Efsun karakterine ısınamadım açıkçası. Kitabın ilk sayfalarında kesinlikle Türk kadınlarından farklı olduğu, evlilik düşünmediği ve hayatını bu şekilde kurguladığından bahsederken, bir anda "evlilik meraklısı" kadına dönüşebilmesi bana aslında hiç de farklı bir kadın olmadığını gösterdi. Bu değişim nasıl bu kadar ani oldu ya da nasıl bu kadar kısa sürede "ne zaman evleniyoruz kız arkadaşı"na dönüştü anlayamadım ben. Ancak bir arkadaşımın benim katılmadığım iddiası vardı, bu roman karakteri onu destekledi: Kadınlar evlilik teklifi alana kadar evlilik istemiyorum der :). Okumak isteyenlere iyi okumalar!

"Türkiye'de kadınların dna'larına kodlanmış olan evlenme saplantısı, ne yazık ki bizim ailede daha yoğun. millete ailesinden genetik miras olarak mavi göz kalır, bize bu evlenme saplantısı kalmış. 'sinek kadar eri olanın dağ kadar feri olurmuş' atasözü, anneannem peyker'in lafıdır. yani o sözü söyleyen ata, bizzat benim anneannem.
Sözün özü, kocan varsa varsın, yoksa da geçmiş olsun. hele ki bir de 30'una gelip de bekâr kaldıysan bu dünyada yatacak yerin yok!"

4 Ekim 2017 Çarşamba

Buzdan Kılıçlar - Latife Tekin

Uzun zamandır bu kitap bendeydi, hatta bir ara bir kısmını okumuştum, neyse sonunda tamamlayabildim. Latife Tekin'in nasıl bir dil kullandığını bilenler tahmin edecektir, okunması zor bir kitap. Ben ağır bir dil kullanılmasına karşı değilim ancak daha önce de bahsetmiş olmalıyım, tdk.gov.tr'de yer almayan ne olduğunu anlamadığım kelimelerin kullanılması beni çok rahatsız ediyor. Latife Tekin de "pılık pırtık adamlar" şeklinde ne olduğunu net anlayamadığım bir kelime öbeğini o kadar sık kullanmış ki benim kitabı okurken dikkatim dağıldı. Yorumu size bırakarak kitabın konusunu biraz anlatmak istiyorum. Buz gibi sefaletin hissedildiği kitapta yazar bir gecekondu mahallesinde yaşayan ve arabasıyla romantik bir bağ kuran bir adamı ve onun iki kardeşini anlatıyor. Halilhan Sunteriler olarak tanıdığımız adam kardeşleri ve arkadaşı Gogi'nin de yardımıyla işlerini yoluna koymaya çalışrıken bir taraftan da sallantıda olan aile ilişkisiyle başa çıkmaya çalışmaktadır. Halilhan'ın canı gibi sevdiği arabası Volvo her türlü ilişkisini belirleyen bir kilit taşı gibidir. Çünkü Halilhan'ın yaşadığı yerde insanlar eşyalara anlayamadığımız anlamlar yükleyebilmekte, deyimi yerindeyse hayatta kalabilmek için size yabancı gelen kararlar alabilmektedirler. Yazarın deyimiyle pılık pırtık adamların yoksul dünyalarının sınırlarını gösteren haritaları anlayabilmek için bu naif ve hüzünlü hikayeye girmek gerekmektedir.

Yazarın "Sevgili Arsız Ölüm" kitabını okumadım ancak okuyanlar bu eserin yazarın başyapıtı olduğundan söz etmekteler. Ben de bir gün yeterince güçlü hissedersem Latife Tekin okumaya bu kitap ile devam edebilirim. Bu arada, daha önce "Fikrimin İnce Gülü" hakkındaki yazımda "Buzdan Kılıçlar"ın üniversitedeyken Türkçe dersinde "Araba Sevdası" ile beraber üçleme halinde okutulduğundan bahsetmiştim. Her üç kitabında tuhaf bir bağı var gerçekten, yeri gelmişken bahsetmek istedim, okumak istersiniz belki. İyi okumalar!

"'Leri şarupdiende tisika cemi' deriz bizler eşyalarımıza. Yani 'Yoksullar ülkesinin sınırlarını gösteren harita'. Karnımızı doyurmak için çırpındığımız her ânı eşyalarımızda dondurup saklamamız boşuna değildir. Soluk alıp verdiğimizi, geçmişte de var olduğumuzu kendimize kanıtlama ihtiyacı içindeyiz. Bedenlerimizi ve ruhlarımızı dünyanızın saldırılarından korumak için kurduğumuz şaşırtıcı, mucizevi savunma sistemimizin kıymetli bir parçasıdır dekorlarımız. Bu kadar sır verdiğim yeter!"

Fikrimin İnce Gülü kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/12/fikrimin-ince-gulu-adalet-agaoglu.html

20 Eylül 2017 Çarşamba

Ağrıdağı Efsanesi - Yaşar Kemal

Lise yıllarımda Yaşar Kemal'in "Üç Anadolu Efsanesi" kitabını okumuştum, o zamandan bu yana Yaşar Kemal'in kitaplarına büyük bir sempati duyarım. Okunacaklar listesi uzun olduğundan
tekrar Yaşar Kemal okumaya uzun zamandır pek fırsatım olmamıştı ancak bu kitap hasbelkader elime geçince vakit kaybetmeksizin okudum ve okurken de Moğollar'ın Ağrıdağı Efsanesi parçasını dinledim. Yaşar Kemal'in bu eseri ile Moğollar'ın bu enstrümantal şarkıları arasında herhangi bir bağ var mı bilmiyorum ama şarkı bana bu efsaneyi anlatıyor gibi geldi. Ağrıdağı Efsanesi'ni çok etkileyici bulduğumu söylemek isterim, hatta güzel betimlemeleri sayesinde okurken her sahnesi gözümde canlandı bile diyebilirim. Efsaneye gelirsek eğer, hikaye beyaz ve çok bakımlı bir atın dağlı bir çoban olan Ahmet'in evinin kapısına gelip durmasıyla başlar. Ağrıdağı geleneğine göre eğer bir at kendisi sahip seçti ise artık Allah'tan yadigardır ve kimseye geri verilmez. Orada yaşayan büyüklere de danışan Ahmet nihayetinde atı yadigar bilir ve sahiplenir. Ancak bu kır at Beyazıt Han'ı Mahmut Han'a hediyedir ve hadiseyi öğrenmesine rağmen atını geri ister. Ahmet'in atını geri vermemesini gurur meselesi haline getiren Mahmut Han, atını geri alabilmek için elinden geleni yapacaktır ancak öngöremediği bir durum halkın törelere olan bağlılığıdır.

Ben kitabın son baskılarından birini okudum, bu nedenle bazı sayfalarında Abidin Dino'nun çizimlerinin olması bana ayrı bir keyif verdi. Ayrıca, kitabın içinde anlatılanlar ve Küp Gölü tarifi de oralara gidsip görme isteği uyandırdı, umarım bir gün kısmet olur. Bu arada Yaşar Kemal'in Ağrıdağı Efsanesi eseri 1975 yılında, Memduh Ün yönetmenliğinde sinemaya da uyarlanmış, başrollerinde de Fatma Girik ve Hakan Balamir rol almış. Belki televizyonda rast gelip izlemişsinizdir ancak benim tavsiyem müzik ile beraber kitabını da okumanız yönündedir. Zira duygular çok yoğun anlatıldığı için kitaptaki hikayenin tadi gerçekten bambaşka. İyi okumalar & dinlemeler!

"...Sofi böyle tuhaf, şaşkın şeyler düşünürken, şu insanoğluna akıl ermez, diyordu. Bir incecik kavaldan koskoca, kükremiş bir dağ çıkarıyorlar, diyordu. Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma her şeye akıl sır erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar."

11 Eylül 2017 Pazartesi

Uçan Tabut - Pınar Eğilmez

Ne yalan söyleyeyim, ben de yeni çıkan kitapları ya da yazarları özellikle takip etmiyorum. Bir tesadüf eseri okuyorum ya da tavsiye üzerine temin ediyorum. Bu kitabı da muhtemelen hepinizin yaptığı gibi, Ayşe Arman'ın tavsiyesi üzerinde alıp okudum. Ayşe Arman'ın anlattığı gibi, "ruha dokunan" bir tarafı olduğunda kendisiyle hemfikirim, kitabı beğendim. En azından ilginç olay örgüsü ve merak uyandıran akıcı anlatımıyla hiç zorlanmadan ve hoşuma giderek okudum. Tahmin edileceği üzere kitap yurt dışından Türkiye'ye doğru yolan çıkan bir cenaze ile başlıyor denilebilir. Ancak buradan sonrası birbirini bir şekilde (yakından veya uzaktan) tanıyan insanların kendi hayatlarına ilişkin farkındalık hikayeleri ya da hayata dair unutamadıkları gözlemleri diyebiliriz. Bora'nın son mektubu, Selin'in unutamadığı ancak yürütemediği aşkı, kız kardeşinin bütün inancının bir gecede sarsılması ve değişmesi, Didem'in aynaları ve diğerleri... Yazar kitabı için "kendi kurguladığımız kurgular içinde kaybolmayalım" şeklinde bir açıklama yapmış, gerçekten üzerinden düşünülmesi gereken bir söz. Eğer duygularımızı çok yoğun yaşamaya ve saçmalamaya başladıysak veya saçmalamamıza ramak kaldıysa, belki bizim de artık kendine uyanma vaktimiz gelmiştir.

Kitap ile ilgili bir eleştirim daha uzun olabileceği veya karakterler hakkında daha fazla bilgi verebileceği yönünde olabilir. Yine de yazarın hayal gücüne müdahale edemeyeceğimzi için, bazı yerleri kendi zihnimizde yarattığımız profiller/olaylar ile tamamlayabiliriz diye düşünüyorum. Birbirine dokunan bu hikayeler arasında eminim herkes bir tanesini daha çok sevmiştir, benimki en sonda yer alan hikayeydi. Daha önce düşünmediğim bir konu üzerinde düşündürdü beni, şimdiyi yaşarken bir araya getirmediğimiz bazı parçaları bütünleştirdi. Ben kitabı okumanızı tavsiye ederim, çok da vaktinizi almayacak zaten. İyi okumalar!

" 'Ama şimdi böyle yaparsam sonra ayıp mı olur...' diye hiç durmadan tahlil yapan zihnini ciddiye alma, 'iyi insan' şemaları üzerinden 'iç'ine sinmeyen hiçbir şeyi söyleme ya da yapma! An'a ve tam an'da yapılması gerekene sadakat, kendi tasarımına sadakattir. Kendine iman etmeden Tanrı'ya iman edemezsin."

5 Eylül 2017 Salı

Elia ile Yolculuk - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli bu kitapta kitabın amacını tam yansıtamamış bence. Kitabın içinde Elia Kazan'ı anlatmak istediğini belirtiyor ancak sanki daha çok kendisini anlatmaya çalışıyor gibi (hadi bitirin de kitabı eleştirelim). Gerçekten bir yerde artık "Sen en iyisin Livaneli, herkesi tanıyorsun, çevren çok geniş ve müthiş başarılısın, artık Elia'ya dönebilir miyiz?" diye bağırmak istedim. Ayrıca Livaneli bu kadar kendinden bahsetmek istiyorsa, otobiyografi de yazabilir, okunacağından eminim. Bununla beraber, Livaneli hayatı boyunca Elia'nın yanında olmadığı için yalnızca onunla girdiği ortamlardan veya gözlemlerinden bahsetmekle yetinecek elbette ama Elia'nın hayatını değiştiren en önemli detaylar hakkında (HUAC vb.) hiç bilgi vermemesi de hoşuma gitmedi. Okuduklarımdan öğrendiğim kadarı ile, Elia 1909 İstanbul doğumlu ve dört yaşındayken ailesi ile birlikte New York'a göç etmiş ve tiyatro eğitimi almış birisi. Başarılı yönetmenlik deneyimlerinden sonra hayatının kalan yıllarını da Amerika'da geçirmiş ve hayatı hakkında kitap da yazmıştır. Livaneli ile dostluğundan dolayı, onun da yardımı ile ailesinin yaşadığı topraklara, Kayseri'nin Germir kasabasına hayatının yolculuğa çıkmıştır (muhtemelen ölümünden birkaç yıl önce). Bu yolculuğu Livaneli kitabında "İthaka'ya Yolculuk" olarak tanımlamıştır.

Aslında Zülfü Livaneli'nin bu kitabı yayınlama hikayesini de merak ediyorum, zira Elia Kazan 2003 yılında vefat etti, oysaki kitap sanki geçen ay ayrılmışlar izlenimi uyandırıyor. Sanki Livaneli bu kitabı 2003'te yazmış ama yayın için 15 yıl beklemiş gibi... Elia Kazan hakkında da ne düşüneceğimi bilemiyorum, yalnızca Marlon Brando'yu ve Anthony Quinn'i sinemaya kazandıran ve Marilyn Monroe ile flört etme şansını yakalayan ve başarılı filmleri olan bir yönetmen olarak aklımda kalsa yeter diye düşünüyorum. Ha bir de HUAC soruşturmasında sol görüşlü arkadaşlarının isimlerini hükümete veren kişi olduğunu da unutmamak gerekir diye düşünmekteyim. Bu kitaplar ilgili en sevdiğim detay başka bir Anadolulu olan M.K. Perker tarafından resimlendirilmiş olmasıydı, gerçekten görsel olarak muhteşem güzellik katan bir detaydı. İyi okumalar!

"Bana verdiği öğüt de buydu zaten.: Üzülmememi söylüyor, üzüntü duygusunu yasaklıyor, üzüntü çürütür insanı diye uyarıyor, ama kızmak iyi gelir, ferahlarsın diyordu: 'Sakın ola hiçbir şey için üzülme ama bol bol kız, öfkelen, dövüş, savaş, küfret ama üzülme. İnsanı üzüntü çürütür."

Elia Kazan'ın hayatı, filmleri, kitapları hakkında:
https://www.biography.com/people/elia-kazan-9361216
https://www.biyografi.net.tr/elia-kazan-kimdir/

29 Ağustos 2017 Salı

Baştan Çıkarıcının Günlüğü - Sören Kierkegaard

Felsefe ve teoloji eğitimi alan Danimarkalı yazar Sören Kierkegaard (1813-1855)'ın felsefeci kimliğini kullanarak yazdığı eserlerden birisi "Baştan Çıkarıcının Günlüğü." Bu kitap aslında yazarın Danca "Enten - Eller" adıyla yayınlanan "Ya / Ya da" eserinin bir bölümünü oluşturuyor. Muhtemelen eserin tümü çok uzun ve haddinden fazla didaktik olduğu için bu bölümünün daha çok ilgi çekeceği düşünülerek ayrıca basımı yapılmış. Konuya gelince; kitabın kahramanı kendisini genç bir kadını baştan çıkarmaya adamış bir felsefeci ve bu aktivitesini baştan sona en ince detaylarıyla düşünen birisidir. Hoşlandığı kadına yazdığı mektuplardan adının Johannes olduğunu öğrendiğimiz bu aşk adamı kendisini bir gün yolda tesadüfen karşılaştığı Cordelia isimli genç kadını "baştan çıkarmaya" adar. Johannes'in günlükleri estetiğin görkemi ve kutsallığını överken Cordelia'yla başlayan ve sona eren aşklarını felsefi bir çerçeve içinde kademeler halinde anlatır. Gözlem yeteneği çok yüksek olan ve yaşadığı aşka sistematik bir ilişki gözüyle bakan Johannes'in estetik, etik ve tinsel tanımlamalarıyla dolu anlatımı erkek bakış açısından önemli mesajlar verir nitelikte. Johannes'in bir kadına sahip olmayı çok düz ve fiziksel anlamda sahip olmak şeklinde algılamadığı açık, daha ziyade bir sanat gibi görüyor "baştan çıkarmayı". Hatta kitabın tek cümleyle özetini de bu şekilde veriyor: Bir kadının ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır, çıkmak ise bir başyapıt.

Daha önce Kierkegaard okumadım, diğer kitapları da bu kadar felsefi bir dille ve "etik", "estetik" kavramlarını sorgulayarak yazıyorsa özellikle felsefe ile ilgilenenler dışında çok da okuyucusu olduğunu sanmıyorum :). Açıkçasını söylemek gerekirse ben bu eserden biraz sıkıldım, uzun uzun felsefi güzellemeler içeren cümleler ve sık sık mitoloji/İskandinav Edebiyatına yapılan atıflar bir yerden sonra boğucu gelmeye başladı (Roma/Yunan/İskandinav mitolojisine de çok hakim değilim maalesef). Johannes karakteri ise kanaatimde bir erkeğin olamayacağı kadar derin bir karakterdi, yazar bu role bir kadını yakıştırsaydı daha çok sevebilirdim. Ancak varılan bir sonuca da katılmadan edemiyorum; bir erkeğin nezdinde aşk ilişkisi özgürlüğünden (direnişinden) hiçbir şey kaybetmezse uzun süreli olabilir. Bu tür konulara ilgi duyanlar için başucu kitabı, okumalarını tavsiye ederim.

"Her halükarda kadınlar benim için tükenmez bir araştırma konusu ve öyle de kalacak. Bu ilme ihtiyaç duymadığını sanan insan bana göre bu dinyada ne isterse olabilir, fakat bir tek şu olamaz: bir estet. Estetizmin ihtişamlı ve ilahi yanı yalnızca güzel olanla irtibata geçmesi, yalnızca edebiyatla ve cinsilatifle ilgili olmasıdır."

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Nil'de Ölüm - Agatha Christie

Belki bahsetmişimdir, yakın bir zamanda Mısır gezisi planladığım için şu anda Mısır ile ilgili her şeyi özellikle inceliyorum. Bu kitap hakkında daha önce beğeni ile bahsedildiğini de duymuştum, bu nedenle hemen aldım ve akıcı bir kitap olduğu için de kısa sürede bitirdim. Henüz Nil'de bir gezi yapmadığım için anlatılanlar tam anlamıyla zihnimde oluşmadı (tapınaklar, kayalıklar vb.) ama klasik bir polisiye olarak okuyunca zaten kitabın içine rahatlıkla girebiliyorsunuz. Kitap genç ve yeni evli bir çift olan Linnet Doyle & Simon Doyle'nin balayı için Mısır seyahatine çıkmasıyla başlar. Aslında genç çiftin Mısır seyahatinden önce yaşanan olaylar da var (tanışmaları vb.) ancak buralar çok kısa tutulmaktadır. Ana karakter Linnet Doyle, hem çok güzel hem de zengin bir kadın olması nedeniyle pek çok kişi tarafından kıskanılmaktadır. Simon'u elinden kaptıran eski nişanlısının, Linnet'in vasisinin ve  İngiliz sosyetesinden bazı tanıdık simaların da Nil gezisi sırasında gemide bulunması ortamın biraz gerilmesine neden olur. Tesadüfen bu seyahate çıkmış olan ünlü dedektif Hercule Poirot da bu yolculukta yolunda gitmeyen bir şeyler hissetmektedir. Nitekim Linnet'in bir sabah kamarasında ölü bulunmasıyla ortada çözülmesi gereken esrarengiz bir cinayet çıkar. Herkesin aklında geçen Simon'un eski nişanlısı Jacqueline'in onu en çok öldürmek isteyen kişi olduğu yönündedir. Hercule Poirot ise olaylara her zamanki gibi temkinli yaklaşmaktadır.

Daha önce Agatha Christie'den birkaç kitap okumuştum ve okuduklarım arasında "en iyi kurgu"ya bu kitabın sahip olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten katil mükemmel bir cinayet kurgusu yapmıştı, o kadar ince düşünülmüştü ki dedektif katili tespit etse dahi elinde somut veriler olmayacaktı. Ama yine de gözden kaçırılan husus, insan unsurunun bulunduğu bir yerde mutlaka bir hata yapılır :). Benim heyecanla okuduğum bir kitap oldu, polisiye sevenler okumuştur zaten ama okumayanlara mutlaka tavsiye ediyorum. Bir de daha önce Mısır gezisi yaptıysanız kitaptan ayrı bir zevk alacağınızı düşünüyorum. İyi okumalar!

"- Bu daha da derin bir şey. Kalbinizi kötülüğe açmayın.
...
- Çünkü böyle yaparsanız, bu oyununuzu kötülük izleyecek... Muhakkak kötülük izleyecek... Kalbinize girerek oraya yerleşecek. Kısa bir süre sonra da kötülüğü söküp atamayacaksınız."

Agatha Christie- Üçüncü Kız kitabı hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2017/03/ucuncu-kz-agatha-christie.html

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Bab-ı Esrar - Ahmet Ümit

Ahmet Ümit'e tepkili olsam da, bu kitabı Antalya'dan  okumak için getirdim. Aslında bir anlamda iyi oldu çünkü bu kitabı ve içerdiği konuyu sevdim. Kitabın Konya'da geçmesi ve Konya'yı bu kadar detaylı betimlemesi hoşuma gitti, ayrıca Mevlana ve Şems için de alternatif bir hikayesi vardı. Elif Şafak'ın Aşk kitabındaki gibi, bu kitapta da günümüzde geçen olaylar ile geçmişteki Şems hikayesi iç içe geçmiş ancak Şemsin hayatındaki bilinmeyenleri Ahmet Ümit çok farklı kurgulamış. Kitaptaki hikaye babası Türk olan ve İngiltere'de sigorta müfettişi olarak çalışan Karen Kimya Greenwood'un bir otel yangını soruşturması nedeniyle Konya'ya gelmesiyle başlar. Sigorta şirketi hem Türkçe bilmesi hem de Türkleri tanıması nedeni ile Karen Kimya'yı bu olayı soruşturmaya göndermiştir ancak Karen yolculuğa çıktığından bu yana bu görevi neden kabul ettiğini sorgulamaktadır. Karen, Konya yolculuğunda kendisini huzursuz eden şeyin hamile olması olduğundan çok emindir ancak yıllar önce babası ile geldiği gizemli evlerle çevrili bu bozkır kentinin kendisine hatırlattıkları bambaşkadır. Bir taraftan sigortalı müşterileri olan otelin yangınını araştırırken bir taraftan da kendi geçmişiyle ve babasının hatıralarıyla yüzleşmektedir. Cevap aradığı konular zaten fazla ve karmaşıkken bir de üstüne anlam veremediği gizemli olayların yaşanması ve cinayet soruşturmasının ortasında kalması olayları daha da çetrefilli hale sokar. Öyle ki, Karen olayları çözebilmek için nereden başlayacağını kestiremez. Peki gerçekten menfaat söz konusu olduğunda insanlar şeytana pabucunu ters giydirebilecek kadar kötü olabilirler mi?

Ahmet Ümit'in diğer kitapları ile kıyasladığımda bu kitabını daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Yazının başında da belirttiğim gibi, Konya'yı ayrıntılı şekilde anlatması, Şems hakkında okuyucuya sunduğu normalin dışındaki hikaye ve fantastik detaylar kitaba mistik bir hava kazandırmıştı. Bu nedenle özellikle tasavvufi konulara ilginiz varsa kitaptaki hikayeyi beğeneceğinizi düşünüyorum. Kitabın arkasında yazdığı gibi "dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı, yeniden düşünmemiz, yeniden araştırmamız, yeniden okumamız için..." İyi okumalar!

"Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye... Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya..."

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Gizemli Öyküler - Charles Dickens


Charles Dickens yazarlık yaşamına parlamento muhabiri olarak çalışırken Londra'da yaşam üzerine denemeler yazarak başlamış. Ben Charles Dickens'ı David Copperfield ve Great Expectations/Büyük Umutlar kitabı ile tanımıştım, dolayısıyla Dickens'ın bendeki imajı sosyal eleştirmen olarak kalmıştı.  Bu nedenle, Gizemli Öyküler kitabındaki sıra dışı ve doğaüstü kısa hikayeler beni biraz şaşırttı. Kitap,  gerçeklerin olduğundan farklı göründüğü, hayalet hikayelerine ve gizemli olaylara ilgi duyan ve hayatın korku uyandıran tesadüfleri karşısında cesaretini kaybetmeyen okurların çok hoşuna gideceği hikayeler barındırıyor. Bu kitapta yer alan hikayelerden en ürkünç olanının "Asılmış Adamın Gelini" olduğunu düşünüyorum ancak benim en çok gerildiğim hikaye "Bir Hapishanede Bulunan İtiraflar" hikayesiydi. Belki de çocukların konu edindiği hikayeleri her zaman çok korkutucu bulduğumdandır. Bu arada, Dickens'in kitaptaki "İşaret Memuru" (bu kitaptaki adı Sinyalci) hikayesi yedi ayrı edebiyatçı ile birlikte basılan "Klasik Gizemli Öyküler" kitabında da yer almış, gizemli öykü sevenler için ek bilgi olarak belirteyim. Bendeki kitap cumhuriyetle başlayan aydınlanma dönemine ait dünya klasiklerinin Türkçeye kazandırılması amacıyla başlatılan proje kapsamında basılan bir eser, bu nedenle çok eski öyle ki okurken kitap sayfaları bile elimde kaldı. Dolayısıyla yeni baskısı var mıdır bilemiyorum ama bulursanız iyi okumalar şimdiden!

"Üstün bir zeka ve kültür düzeyinde bile olsalar, tanıştığım kişiler, eğer başlarından alışılagelmişin dışında bir olay geçtiyse, bunu aktarırken belirgin bir gerilim içinde oluyorlar. Bu tür kişilerin neredeyse tamamı, karşılarındaki kişilerin özel yaşamında benzeri deneyimler yoksa, anlattıklarının kuşkuyla karşılanabileceği korkusunu taşıyorlar... Bu çekingenliğin nedeninin bu tür konuların içerdiği gizem olduğunu belirtmeliyim."

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979 - Mine Söğüt

Kitabın adı çok ilgi çekiyor, herkeste farklı bir kurgunun imasını yapığından da eminim. Bana ilk anda adından dolayı İran İslam Devrimi'nden bahsettiğini düşündürmüştü ancak hikaye tamamen 1979 yılının Türkiye'si üzerinde kurgulanmıştı. Aslında hikayeye 1980'e giden sürecin geriye dönülüp bakıldığında nasıl göründüğüne ilişkin "karamsar bir bakış açısı" da denilebilir. Toplumsal cinnetin zirve yaptığı 1979 yılında yaşanan olaylardan esinlenilerek yazılan hikayede, bu cinnet hikayeleri ayrı ayrı ama tek bir sonuca bağlanan şekilde Şahbaz'ın ağzından ölmek üzere olan genç bir kadına anlatılmaktadır. Şahbaz'ın kim  veya ne olduğu okuyucunun hayal gücüne bırakılsa da, Şahbaz kendisini insanların aklına girerek onları kandırabilme kudretine sahip bir varlık olarak tanımlamaktadır. Kötülükten beslenen Şahbaz, üç kapılı hanın (işkence yapılan yer) bodrum katında ölmek üzere olan bu kadına Şehrazat'ın Şehriyar'a anlattığı hikayeler gibi ölüm ve cinayet masalları anlatacaktır. Birbirinin tıptatıp aynı ancak karakter olarak tamamen zıttı olan ikiz çocuklar üzerinden şekillenen bu mecazi masallara iyi ile kötünün savaşı da denilebilecektir. Türkiye'nin toplumsal cinnet yılı 1979'da yaşanan kardeş kavgalarına da bu şekilde gönderme yapıldığı da anlaşılmakla beraber, yazarın daha evrensel sorunları gündemine alarak okuyucuyu sorgulamaya çalıştığı da anlaşılmaktadır.

Peki anlatılanlara masal demek ne kadar doğru? Zira masalların mutlu sonla bitmesi gerekir. Ancak yaşananların insan hayalgücünün bile ötesinde korkunç olması okuyucuyu anlatılanların "gerçek olmadığına" inanmaya çalışmasına neden oluyor. Belki de o nedenle "kötü bir masal" olduğuna inanmak istiyorsunuz (kitabın sonundaki almanakı görene kadar). İtiraf etmek gerekirse, bu almanakın yarısını doğru dürüst okuyamadım bile. Amacım kitabı tatil kitabı yapmaktı, ancak şu an size böyle bir şeyi tavsiye edemiyorum. Zira Antalya'nın kırk derece sıcağında bile beni soğuk bir yel esmiş gibi ürpertti. Pek çok kişinin bu kitabı okurken zorlanacağından veya yarım bırakacağından da eminim. Ama eğer acı gerçeklerden kaçmayan ve fantastik unsurları seven biriyseniz seveceğinizi de düşünüyorum. İyi okumalar!

"Şahbaz, her şeyi bilen her şeyi hisseden o olağanüstü sezgileriyle, kadının henüz ölmediğini anlamıştı. Tıpkı donmuş serçeler gibi, avcuna alıp biraz ovalasa, sıcacık tutsa sanki canlanacaktı. Çok uzaklarda, tarifsiz bir ölme isteğiyle, ölerek tüm yaşadıklarını unutmak, başına gelenlerden ve geleceklerden kurtulmak umuduyla ölmeye çalışıyordu. Şahbaz kadının yanına çömeldi. Kısa,, ıslak saçlarını okşadı. Kadın ölümün kıyısında kendinden vazgeçme çabasındayken, saçına değen bu beklenmedik şefkatin rüzgarıyla irkildi. Ölüm o an şefkate yenildi."

30 Haziran 2017 Cuma

Far From The Madding Crowd - Thomas Hardy

Tom Hardy


"...When a strong woman recklessly throws away her strength she is worse than a weak woman who has never any strength to throw away. One source of her inadequacy is the novelty of the occasion. She has never had practice in making the best of such a condition. Weakness is doubly weak by being new."

16 Haziran 2017 Cuma

Bilekkesenler - Etgar Keret / Asaf Hanuka

Bilekkesenler daha önce bu blogda yazdığım "Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü" kitabında yer alan hikayelerden birisiydi (kitaptaki adı "Kneller'in Mutluluk Kampı"). Etgar Keret'in bu kitabından bahsederken bu hikayeyi çok ilginç bulduğumu ve çizgi romanını da okumak istediğimi belirtmiştim (bu kitap Etgar Keret'ten okuduğum ilk kitaptı). Çizgi romanını da bu hafta edindim ve her ne kadar hikayenin acayipliğine tezat oluşturacak şekilde koyu renklerle çizilmiş olsa da çok beğendim. Asaf Hanuka tarafından kurşuni-gri-gümüş çizgilerle çizilen hikaye görsel olarak da muhteşem olmuş. Hikayenin ana kahramanı Mordy, yaşadığı üzücü bir olaydan sonra intihar edince, dünyanın bir kopyası (intihar edenlerin gittiği) ancak dünyadan daha renksiz araf gibi bir yere gider. Burada herkes üzerinde intihar izini taşımaktadır ve dünyadaki umutlarını ve sorunlarını da beraberlerinde getirmişlerdir. Herkesin hareketlerinde isteksizlik, tatminsizlik ve boş vermişlik hissedilmektedir. Burada da dünyaya benzeyen kurulu bir düzen vardır ve Mordy de yeni arkadaşlar edinip bir pizzacıda işe girerek buradaki düzene ayak uydurmaya çalışır, ta ki intihar eden başka bir arkadaşı aracılığı ile önemli bir haber alana kadar. Bu haberle yeni bir gaye edinen Mordy, hayattan vazgeçenlerin dünyasında küçük de olsa bir umut yolculuğuna çıkar.

Bu hikaye için rahatlıkla "okuduğum en ilginç kurgulardan birisi" diyebilirim, aslında Etgar Keret'in kitabındaki tüm hikayeler ilginçti. Çok kısa olmasına rağmen "Ben şu an ne okudum?" diye düşündüren ve kendisini düşündükçe sevdiren hikayeler bunlar. Dolayısıyla hikayelerin çizgi-romana aktarılması kolay ve başarılı olmuş (ve Asaf Hanuka'nın çizimleri). Çizerin çizgilerini gümüş-gri olarak tercih etmesi "arada kalmışlığı" ve "kararsızlığı" çok iyi betimlemiş. Çizgi roman seven biriyseniz, okumanızı tavsiye ederim.

"Buradaki insanlar hiçbir şeyi arzulamıyor. Onlarlayken yarı ölü olduğun halde her şey yolunda sanıyorsun.
- Tanıdığım bütün insanlar, ölmeden öncekiler dahil, zaten ya yarı ya da bütünüyle ölüydü, o yüzden iyi durumda sayılırsın."

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü (kitap):

Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi (film):